şükela:  tümü | bugün
  • turgut uyar'ın göğe bakma durağı şiirinin şairi olmayı çok isterdim ve bu şiiri yavuz gibi kireçburnu sahili'nde okumayı.

    https://youtu.be/jdb0d-gmnvg
  • “(bkz: ey sevgili) uzatma dünya sürgünümü benim.”

    sakın kader deme kaderin üstünde bir kader vardır
    ne yapsalar boş göklerden gelen bir karar vardır

    ——

    ey sevgili
    uzatma dünya sürgünümü benim
    ülkendeki kuşlardan ne haber vardır
    mezarlardan bile yükselen bir bahar vardır
    aşk celladından ne çıkar madem ki yar vardır

    yoktan da vardan da ötede bir var vardır

    hep suç bende değil beni yakıp yıkan bir nazar vardır
    o şarkıya özenip söylenecek mısralar vardır

    sakın kader deme kaderin üstünde bir kader vardır
    ne yapsalar boş göklerden gelen bir karar vardır

    gün batsa ne olur geceyi onaran bir mimar vardır
    yanmışsam külümden yapılan bir hisar vardır
    yenilgi yenilgi büyüyen bir zafer vardır
    sırların sırrına ermek için sende anahtar vardır
  • -celladıma gülümserken çektirdiğim son resmin arkasındaki satırlar-
  • ismet özel ~ akdeniz'in ufka doğru mora çalan mavisi
  • bedava yaşıyoruz, bedava;
    hava bedava, bulut bedava;
    dere tepe bedava;
    yağmur çamur bedava;
    otomobillerin dışı,
    sinemaların kapısı,
    camekanlar bedava;
    peynir ekmek değil ama
    acı su bedava;
    kelle fiyatına hürriyet,
    esirlik bedava;
    bedava yaşıyoruz, bedava.

    orhan veli
  • sen benim hiçbir şeyimsin
    yazdıklarımdan çok daha az
    hiç kimse misin bilmem ki nesin
    lüzumundan fazla beyaz
    sen benim hiçbir şeyimsin
    varlığın yokluğun anlaşılmaz

    galiba eski liman üzerindesin
    nasıl karanlığıma bir yıldız olmak
    dudaklarınla cama çizdiğin
    en fazla sonbahar otellerinde
    üniversiteli bir kız uykusu bulmak
    yalnızlığı öldüresiye çirkin
    sabaha karşı öldüresiye korkak
    kulağı çabucak telefon zillerinde

    sen benim hiçbir şeyimsin
    hiçbir sevişmek yaşamışlığım
    henüz boş bir roman sahifesinde
    hiç kimse misin bilmem ki nesin
    ne çok çığlıkların silemediği
    zaten yok bir tren penceresinde

    sen benim hiçbir şeyimsin
    yabancı bir şarkı gibi yarım
    yağmurlu bir ağaç gibi ıslak
    hiç kimse misin bilmem ki nesin
    uykumun arasında çağırdığım
    çocukluk sesimle ağlayarak

    sen benim hiçbir şeyimsin

    ne olur kim olduğunu bilsem pia\'nın
    ellerini bir tutsam ölsem
    böyle uzak seslenmese
    ben bir şehre geldiğim vakit
    o başka bir şehre gitmese
    otelleri bomboş bulmasam
    içlenip buzlu bir kadeh gibi
    buğulanıp buğulanıp durmasam
    ne olur sabaha karşı rıhtımda
    çocuklar pia\'yı görseler
    bana haber salsalar bilsem
    içimi büsbütün yıldız basar
    bir hançer gibi çıkıp giderdim

    ben bir şehre geldiğim vakit
    o başka bir şehre gitmese
    singapur yolunda demeseler
    bana bunu yapmasalar yorgunum
    üstelik parasızım pasaportsuzum
    ne olur sabaha karşı rıhtımda
    seslendiğini duysam pia\'nın
    sırtında yoksul bir yağmurluk
    çocuk gözleri büyük büyük
    üşümüş ürpermiş soluk
    ellerini tutabilsem pia\'nın
    ölsem eksiksiz ölürdüm

    1

    dünyanın dışına atılmış bir adımdın sen
    ömrümüzse karşılıksız sorulardı hepsi bu
    şu samanyolu hani avuçlarından dökülen
    kum taneleri var ya onlardan birindeyim
    yeni bir yolculuğa çıkıyorum kar yağıyor
    bir aşk tipiye tutuluyor daha ilk dönemeçte

    çocuksun sen sesindeki tipiye tutulduğum

    dönüşen ve suya dönüşen sorular soruyorsun
    sesin bir çağlayan olup dolduruyor uçurumlarımı
    kötü bir anlatıcıyım oysa ben ve ne zaman
    birisi adres sorsa önce silaha davranıyorum
    kekemeyim en az kasabalı aşklar kadar mahçup
    ve üzgün kentler arıyorum ayrılıklar için
    bir yanlışlığım bu dünyada en az senin kadar
    ve sen kendi küllerini savuruyorsun dağa taşa
    bir daha doğmamak için doğmak diyorsun
    ölümlülerin işi bir de mutlu olanların
    onların hep bir öyküsü olur ve yaşarlar
    bırakıp gidemezler alıştıkları ne varsa
    çocuksun sen her ayrılıkta imlası bozulan
    susan bir çocuktan daha büyük bir tehdit
    ne olabilir, sorumun karşılığını bilmiyor kimse
    kötü bir anlatıcıyım oysa ben ve ne zaman
    bir kaza olsa adı aşk oluyor artık
    aşksa dünyanın çoktan unuttuğu bir tansık
    seni bekliyorum orda, o kirlenen ütopyada
    kirpiklerime düşüyorsun bir çiy damlası olarak
    yumuyorum gözlerimi gözkapaklarımın içindesin
    sonsuz bir uykuya dalıyorum sonra ve sen

    hiç büyümüyorsun artık iyi ki büyümüyorsun
    adınla başlıyorum her şiire ve her mısrada
    esirgeyensin bağışlayansın, biad ediyorum.
    çocuksun sen ve bu dünya sana göre değil

    2

    çocuksun sen sesinin çağlayanına düştüm
    bir çiçeğe tutundum düşerken, ordayım hâlâ
    sallanıp durmaktayım bir saatin sarkacı
    nasıl gidip geliyor gidip geliyorsa öyle
    zaman benim işte, nesneleşiyor tüm anlar
    dursam ölürüm paramparça olur dünya

    çocuksun sen sesinin çağlayanına düştüğüm

    uçurum diyordun bir aşk uçurum özlemidir
    bırakıyorum öyleyse kendimi sesinin boşluğuna
    tutunabileceğim tüm umutları görmiyeyim için
    gözlerimi bağlıyorum geceyi mendil yaparak
    (gözlerim bir yerlerde daha bağlanmıştı, bunu
    unutmuyorum unutmuyorum unutmuyorum hiç)
    bir rüzgâr esse ellerin fesleğen kokuyor
    kırlangıçlar konuyor alnına akşamüstleri
    bu yüzden bir kanat sesiyim yamaçlarda
    üzgün bir erguvan ağacıyla konuşuyorum
    ayrılığın zorlaştığı yerdeyim ve dalgınlığım
    bir mülteci hüznüne dönüyor artık bu kentte

    çocuksun sen alnına kırlangıçlar konan

    bir bulutun peşine takılıp gittiğimiz yer
    okyanus diyelim istersen ya da sen söyle
    batık bir gemiyim orda, seni bekliyorum
    upuzun bir sessizliğim fırtınalar patlarken
    gövdem köle tacirlerinin barut yanıkları içinde
    ve gittikçe acıtıyor yaralarımı tuzlu su

    çocuksun sen, büyümek yakışmazdı hiç
    gülüşünün kokusuyla yeşerdi bu elma ağacı
    (soluğunun elma kokması bundandı belki)
    bir elma kokusuna tutundum düşerken
    sallanıp durmaktayım bir saatin sarkacı
    nasıl gidip geliyor gidip geliyorsa öyle

    çocuksun sen, çocuğumsun

    dudaklarımı kanatırcasına ısırıyorum günlerdir
    her sözcük dilimin ucunda küfre dönüyor çünkü
    bir gök gürlese bari diyorum bir sağnak patlasa
    bitse bu sessizlik, bu kirli yapışkanlık bitse
    ama bir tufan az mı gelir yoksa yine de
    yırtılan ve parçalanan birşeyler olmalı mutlaka
    hiç durmadan yırtılan ve parçalanan bir şeyler

    oysa ne kadar sakin bu sokaklar ve bu kent
    ne kadar dingin görünüyor bana şimdi gökyüzü

    gidenler nerde kaldılar, özledim gülüşlerini
    bir kenti güzelleştiren yalnız onlardı sanki
    onlardı çocuklara ve aşka ölesiye bağlanan
    kadınları güzelleştiren herhalde onlardı
    'tükürsem cinayet sayılır' diyordu birisi
    tükürsek cinayet sayılıyor artık
    ama nerde kaldılar, özledim gülüşlerini onların

    uzun uzun bakıyorum kıvrılan sokaklara
    tek yaprak bile kımıldamıyor nedense
    ve tek tek söndürüyor ışıklarını varoşlar
    alnımı kırık bir cama yaslıyorum, kanıyor
    kanımın pıhtılarında güllerin serinliği
    ve fakat bir cellat gibi yetişiyor pusudaki
    dilimin ucunda küfre dönüyor her sözcük

    yaşamak neleri öğretiyor, düşünüyorum
    okuduğum bütün kitaplar paramparça
    çıkıp dolaşıyorum akşamüstleri bir başıma
    bir uçtan bir uca yalnızlıklar oluyor kent
    bulvar kahvelerinin önünden geçiyorum
    sırnaşık aydınlar, arabesk hüzünler
    bir gazete sayfasında sereserpe bir yosma

    sesler gittikçe azalıyor, kuşlar azalıyor
    ve ne zaman yolum düşse vurulduğun yere
    kızgın bir halka oluyor boynumda o sokak
    hüznü yalnız atlarımız duyuyor artık
    biz çoktan unutmuşuz böyle şeyleri
    ama içimde bir sırtlanın dalgın duruşu
    ve dilimin ucunda küfre dönüyor her sözcük

    içimde zaptedilmez bir kırma isteği
    dizginlerini koparan bir at sanki bu
    soluk soluğa kalıyorum her sonbahar
    ve sevgilim ne zaman hoşgörülü olsa
    bir yolculuk düşüyor aklıma, gidiyorum
    bütün gençliğim böylece geçip gitti işte
    ama hala bir şeyler var vazgeçemediğim

    hangi duvar yıkılmaz sorular doğruysa
    birgün gelirsek hangi kent güzelleşmez
    şiirlerim bir dostun vurulduğu yerde yakıldı
    geri almıyorum külleri yangınlar çıksın diye
    devriyeler çıkart şimdi, bütün ışıklarını söndür
    sorduğum hiçbir soruyu geri almıyorum ey sokak
    ve dilimin ucunda küfre dönüyor her sözcük

    dudaklarımı kanatırcasına ısırıyorum günlerdir
    bir gök gürlese bari diyorum bir sağnak patlasa
    bitse bu kirli ve yapışkan sessizlik, hiç gitmesem
    oysa ne kadar sakin sokaklar, kent ve bütün yeryüzü
    ipince bir su gibi sızıyorum gecenin tenha göğüne
    sessizce çekip gidiyorum şimdi, sessiz ve kimliksiz
    belki yine gelirim, sesime ses veren olursa bir gün

    gidersen yıkılır bu kent, kuşlar da gider
    bir nehir gibi susarım yüzünün deltasında
    yanlış adresteydik, kimsesizdik belki
    sarışın bir şaşkınlık olurdu bütün ışıklar
    biz mi yalnızdık, durmadan yağmur yağardı
    üşür müydük nar çiçekleri ürpeririken

    gidersen kim sular fesleğenleri
    kuşlar nereye sığınır akşam olunca

    sessizliği dinliyorum şimdi ve soluğunu
    sustuğun yerde birşeyler kırılıyor
    bekleyiş diyorum caddelere, dalıp gidiyorsun
    adını yazıyorum bütün otobüs duraklarına
    öpüştüğümüz her yer adınla anılıyor
    bir de seni ekliyorum susuşlarıma

    selamsız saygısız yürüyelim sokakları
    belki bizimle ışıklanır bütün varoşlar
    geriye mapushaneler kalır, paslı soğuklar
    adını bilmediğimiz doslar kalır yalnız
    yüreğimize alırız onları, ısıtırız
    gardiyan olamayız kendi ömrümüze her akşam

    gidersen kar yağar avuçlarıma
    bir ceylan sessizliği olur burada aşklar

    fiyakalı ışıklar yanıyor reklam panolarında
    durmadan çoğalıyor faili meçhul cinayetler
    ve ölü kuşlar satılıyor bütün çiçekçilerde
    menekşeler nergisler yerine kuş ölüleri
    bir su sesi bir fesleğen kokusu şimdi uzak
    yangınları anımsatıyor genç ölülere artık

    bulvar kahvelerinde arabesk bir duman
    sis ve intihar çöküyor bütün birahanelere
    bu kentin künyesi bellidir artık ve susuşun
    isyan olur milyon kere, hiç bilmez miyim
    sokul yanıma sen, ellerin sımsıcak kalsın
    devriyeler basıyor karartılmış evleri yine

    gidersen yıkılır bu kent kuşlar da ölür
    bir tufan olurum sustuğun her yerde
  • ıhlamurlar çiçek açtığı zaman,

    bahattin karakoç a ait bu şiir. ne zaman okusam ya da dinlesem içimde buruk bir sevinç belirir.
  • istanbul
    ümit yaşar oğuzcan
    evin içinde bir oda, odada istanbul
    odanın içinde bir ayna, aynada istanbul
    adam sigarasını yaktı, bir istanbul dumanı
    kadın çantasını açtı, çantada istanbul
    çocuk bir olta atmıştı denize, gördüm
    çekmeğe başladı, oltada istanbul
    bu ne biçim su, bu nasıl şehir
    şişede istanbul, masada istanbul
    yürüsek yürüyor, dursak duruyor, şaşırdık
    bir yanda o, bir yanda ben, ortada istanbul
    insan bir kere sevmeye görsün, anladım
    nereye gidersen git, orada istanbul.
  • ben sana mecburum